15°C New York
27 Apr, 2026
Kâr hırsı varsa Ortadoğu’da barış yok
blog Carl Politics

Kâr hırsı varsa Ortadoğu’da barış yok

Mar 9, 2026

Mert AKYILDIZ

Bugün kamplaşmanın ve savaşların tam göbeğinde olan Ortadoğu’nun haritası yıllardır emperyalizmin ve yerli iş birlikçilerinin çıkar cetvelleriyle çiziliyor. Bölgenin gerçek fotoğrafına bakarsak, en zengin %10’luk kesimin servetin %61’ine sahip olduğu bir coğrafyayla karşılaşıyoruz. Bu oran, ABD’de %47, AB’de %36 olarak gerçekleşirken, Ortadoğu’daki servet eşitsizliği küresel ortalamanın bile çok üzerinde seyrediyor. Bu devasa eşitsizlik yanında yoksulluk, işsizlik ve göç dalgaları yaratılırken, diğer yandan emperyalistlerin bölgedeki planlarını kolaylaştırıyor. Kapitalist sermaye ve onun devletleri, açlığın, işsizliğin, gençliğin umutsuzluğunun üzerine oturup bölgede yeni paylaşım savaşları hedefleri kuruyor. Enerji, boru hatları, limanlar ve koridorlar… Bunlar artık yalnızca ekonomik araçlar değil, aynı zamanda iktidar ve dizayn aracına dönüşmüş durumda.

Bugün kamplaşmanın sadece Suriye’yle, Lübnan’la, Irak’la hatta Filistin’le sınırlı olmadığı bir gerçek. Kafkasya’dan Kuzey Afrika’ya uzanan yeni jeopolitik hatlar, Zengezur gibi koridor tartışmalarıyla bir üst basamağa yükseliyor. Zengezur Koridoru yalnızca bir güzergâh meselesi değil, İran’ı ve Rusya’yı jeopolitik olarak kıstırma, enerji akışını yeniden yönlendirme ve “Orta Koridor* üzerinden Rusya ile İran’ın elini kolunu bağlama projesi”nin parçası olarak karşımıza çıkıyor. Ukrayna Savaşı sonrası Batı’nın yeni ajandasında Orta Koridor’a daha fazla önem verilmesi tesadüf değil. Uzun vadede Çin’i dışlama iddiası havada durmakla beraber pratikte de büyük zorlukların yaşanacağı kesin. Çünkü ticaretin, altyapının ve sermaye akışının gerçek dinamikleri, politik hesaplara hemen teslim olmuyor.

İran ise bu planların tam ortasında, hedefteki oyunculardan birisi. Koridorların ve yeni ekonomik hatların amacı, bir süredir hedef noktası olan İran’ı enerjisinin akışından soyutlamak ve ekonomik baskı ile zayıflatmak. Bu yalnızca teorik bir tasarım değil; yaptırımların tamamlayıcısı olarak sahada da karşılık buluyor. NATO, ABD ve İsrail’in bölgedeki askeri-lojistik hamleleri tam da bu ekonomik-siyasal kuşatma mantığının parçası olarak yürütülüyor. İran’ın Çin ve Rusya gibi iş birliği içinde olduğu çeşitli dayanakları ve bölgedeki (Yemen, Lübnan) temsilcileri; bu plana karşı bir direniş hattı oluşturuyor.

Colani/HTŞ: “Eski” şeriatçılar, yeni mandacılar

Suriye örneği ise kamplaşmanın başka bir yönünü gösteriyor. Saha, etki ve kontrol alanları arasında paylaşılır durumda. Kabaca “etki”, vekâlet savaşları ve yardımcı aktörler anlamına gelirken, “kontrol” direkt jeostratejik hakimiyet talebini ifade ediyor. Colani’nin, İslamcılıkla bölgedeki nüfuzunu istediği gibi genişletemeyince Arap milliyetçiliğini de bir silah olarak devreye soktuğu bir durum söz konusu. Milliyetçilik burada, iktidarlar için halkları bölüp kontrol altında tutmanın, kendi çıkarlarına hizmet edecek toplumsal kutuplaşmaları yaratmanın en kullanışlı araçlarından biri haline geliyor. *Diğer yandan, ABD Suriye Büyükelçisi Tom Barrack’ın HTŞ ile SDG (Suriye Demokratik Güçleri) arasındaki görüşmelerde SDG karşıtı tutumu, emperyalizmin çifte standartlı politikasını gözler önüne seriyor. Dün SDG’yi destekleyen ABD, çıkarları değiştiğinde onları bir çırpıda yüzüstü bırakabiliyor. Bu durum, Washington’un Suriye politikalarında cihatçı gruplara verdiği desteğin ne kadar çıkarcı ve geçici olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Ayrıca ABD’nin Körfez ülkelerinden aldığı 4 milyar dolarlık yatırım sözü ve Körfez ülkelerinin Colani destekleri, süreçteki ABD politikasının başka bir gerçekliğini yansıtıyor. Tom Barrack’ın Körfez ile ilişkileri, bölgedeki 200 milyon dolar değerindeki gayrimenkulleri, BAE ile yıllar öncesinden beri yaptığı milyon dolarlık yatırım anlaşmaları ve Washington’daki nüfuzu, bunun somut bir sermaye-politika zinciri olduğunu gösteriyor. Körfez’den milyar dolarlık yatırımlar, Ortadoğu’da yüz milyonlarca dolar seviyesinde gayrimenkul ilgileri, bölgedeki varlığı ile doğrudan ilişkili.

Emperyalist ülkelerin “barış” ve “demokrasi” retoriği, bölgede çıkar ve sermaye paylaşımı söz konusu olduğunda hızlı bir şekilde rafa kaldırılabiliyor. Bu söylemlerde bulunan emperyalist ülkelerdeyse gittikçe artan antidemokratik uygulamalar da bir zıtlık gösteriyor. Emperyalizmin rahatça yürüttüğü şey savaş ekonomisi. Kapitalizm, bölgeyi yeniden dizayn ederken emeği değersizleştiriyor, sermaye ise sınırları aşan bir koridor halinde kendi hegemonik düzenini kuruyor. Sonuç ise yoksulluğun büyümesi, yüz binlerce insanın yaşamını, yerini ve yurdunu kaybetmesi oluyor.

Anti-emperyalist mücadele büyüyor

Bu çıkar odaklarıyla kurulan düzenin karşısında ise antiemperyalist protestolar giderek artıyor. 2024 sonbaharında Gazze’ye ve Lübnan’a yönelik saldırılar sonrası on binlerce kişi sokaklara döküldü.

Protestoların çeşitliliği de bir o kadar önemli. Kent meydanlarındaki yürüyüşlerden liman işçilerinin sembolik aksiyonlarına, akademi içi protestolardan uluslararası insan hakları kampanyalarına kadar geniş bir repertuar var; her biri, emperyalizme, yerli iş birlikçilerine ve sermaye destekli politik ittifaklara karşı özgün görev ve sonuçları olan mücadele araçları.

Lübnan’da, Irak’ta, Mısır’da, Cezayir’de halk, “Ambargo kaldırılsın” ve “ABD ile ilişkiler kesilsin” talepleriyle eylemler düzenledi. Fas’ta bir Maersk gemisinin F-35 parçaları taşıdığı iddiasıyla gerçekleştirilen protesto ve engelleme eylemleri, üniversite kampüslerindeki protestolar, Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden Kahire’ye kadar yükselen öğrenci dayanışması… Ortadoğu halklarının mücadeleleri “duygusal” tepkilerden ibaret değil, kolektif öfke ve politik bilincin karışımıdır.

Bu tablo karşısında çıkarılacak sonuç emperyalizmin zincirleri kırmadan gerçek bir barışın mümkün olamayacağıdır. Savaşların arkasındaki ekonomik motivasyonlar ortadan kalkmadan, kapitalizmin ve emperyalist düzenin devam ettiği her yerde, barış sadece geçici ve kırılgan olabilir. Ancak halkların kendi sömürücülerini devirdiği, üretiminin gasp edilmediği bir sistemde, kalıcı barış ve adalet mümkündür. Bu Ortadoğu halkları için sosyalizmden başka çözüm olmadığını gösterir.

Bu sistemi inşa etmenin yolu ise Filistin’in, Yemen’in, Suriye’nin, Lübnan’ın ve bölgedeki tüm emekçi halkların, yoksulların ve gençliğin birleşik mücadelesinden geçmektedir. Bölge halklarının dayanışmasını örmek, antiemperyalist, antikapitalist bir program etrafında somut talepleri yükseltmek bugün en acil ihtiyaçtır. Bütün bu koşulların ortasında sosyalizmi tartışmak ise bir yaşam meselesidir. Burada hepimizin önünde iki seçenek bulunuyor: Ya barbarlık ya sosyalizm!

*Orta Koridor (tam adıyla Trans-Hazar Uluslararası Doğu-Batı Orta Koridoru), Çin’den başlayıp Orta Asya, Hazar Denizi, Kafkaslar ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan uluslararası ticaret ve ulaşım güzergâhıdır.(Genç Hayat)

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir