15°C New York
19 Apr, 2026
Emperyalizmin Ortadoğu’daki İzdüşümleri
blog Carl link Politics Uncategorized

Emperyalizmin Ortadoğu’daki İzdüşümleri

Mar 13, 2026

Mert AKYILDIZ

İsrail ile İran arasındaki sıcak çatışma, ABD’nin doğrudan müdahil olduğu bir dizi saldırı ve karşı saldırının ardından geçici bir ateşkesle sonuçlandı. Fakat bu ateşkes, çatışmaların sonu değil; yalnızca biçim değiştirmesi anlamına geliyor. Ortadoğu, bir süredir klasik savaşlardan hibrit müdahalelere, doğrudan işgallerden vekil çatışmalara evrilen bir dönemden geçiyor. NATO zirvesinde Trump’ın Patriot hava savunma sistemlerini överek yaptığı konuşma, zirveyi bir silah pazarına çevirirken, emperyalist cephenin bu savaştan sadece siyasi değil, ekonomik rant da devşirme arzusunu açıkça ortaya koydu. Bölge halkları içinse bundan sonraki süreç, daha fazla silah, daha fazla kuşatma ve daha az barış anlamına geliyor.

ABD’nin yapısal krizi: Borçlar, gerileme ve NATO’nun yük paylaşımı

ABD, uzun süredir kendi iç çelişkileriyle derinleşen bir kriz yaşıyor. 2024 itibariyle kamu borcunun 34 trilyon doları aşması yalnızca mali krizle değil, aynı zamanda askeri müdahalelerle kurulan emperyalist tahkimin sürdürülebilirliğini de tehlikeye atıyor.

Bu durum, ABD’yi, Avrupa’yı sahaya sürmeye yöneltiyor. NATO zirvesinde Avrupa ülkelerinin GSYİH’lerinin %5’ini savunmaya ayırma yönündeki kararları, mali yükün üye ülkeler arasında yeniden dağıtıldığına işaret ediyor. Avrupa’nın ABD ile beraber savaş yükünü paylaşması, Ukrayna Savaşı ile başlamış olsa da Ortadoğu’daki gelişmeler silahlanma sürecini daha da hızlandırıyor. NATO içinde %5 savunma harcaması hedefi, Avrupa’nın silahlanma sürecini kalıcı hale getirirken, bu tablo sosyal harcamalardan kesinti anlamına geliyor. Yıllardır “Sosyal Refah Devleti” algısı yaratan Avrupa ülkeleri için bu süreç, kemer sıkma politikalarının savaşa bütçe yaratmak için yeniden devreye sokulması olasılığının tekrardan gündeme gelmesi demek.

Tabi bu durumdan Avrupa’nın büyük patron ABD karşısında başını öne uzatmış bir mahkûm pozisyonunda olduğunu görmemek lazım. Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkeler yeni nesil tank projeleri, hava savunma sistemleri ve insansız hava araçları için bir süredir ciddi bütçeler ayırmakta. Silah sanayisi Avrupa ülkeleri açısından bir iç propaganda olarak kullanılırken Leonardo, Safran, Thales gibi silah firmaları katlanarak artan bir hızla büyüyor.

NATO üyesi olan Türkiye’nin ise Avrupa’nın bu çabaları doğrultusunda Bayraktar’ın öne çıktığını görüyoruz. Satılan insansız hava araçları yalnızca bir teknoloji satışı değil; aynı zamanda diplomatik nüfuz yaratma ve rejimlerin dostluğunu satın alma aracı olarak kullanılıyor. Ki bu yolda İsrail ile silah ticareti yapan İtalyan silah şirketi Leonardo’nun bayiliğini üstlenmekten bile çekinilmiyor. Türkiye kendi silah sanayisini yalnızca savunma amaçlı değil, doğrudan siyasi bir enstrüman olarak kullanıyor.

Avrupa’nın silahlandığı, ABD’nin borç yüküyle sahneden yavaşça çekildiği bu tabloda, emperyalist sistem Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeye odaklanmış durumda. Artık doğrudan işgallerin değil; vekil çatışmalar, iç kargaşa senaryoları ve “kontrollü krizlerin” zamanı. İran, İsrail, Körfez monarşileri ve Filistin hattında gelişen gerilimler de tam bu stratejik yeniden yapılanmanın bir parçası. İşte bu bağlamda, 7 Ekim’de yaşanan saldırı, yalnızca bir direniş hamlesi değil; emperyalist dizayn planlarının, bölgesel hesaplaşmaların ve ittifak mücadelelerinin fitilini ateşleyen bir kırılma noktası oldu.

7 Ekim ve Ortadoğu’da zincirleme savaş hareketi

7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e yönelik başlattığı saldırı, Filistin direnişinin ötesinde, bölgesel savaş dinamiklerini tetikleyen bir kırılma noktası oldu. Bu saldırıyla İran, Körfez ülkeleri ile İsrail arasında gelişen normalleşme sürecini sekteye uğratmayı hedeflediği bir durum söz konusuydu. Çin’in devreye girmesiyle İran-Suudi Arabistan yakınlaşması şekillenirken, İsrail-Körfez bloklaşması Tahran’ı çevreleme stratejisi haline gelmişti. Bu çevreleme stratejisi yalnızca askeri değil; aynı zamanda ekonomik ve diplomatik kanallarla yürütülüyordu. İsrail ile BAE ve Bahreyn gibi Körfez monarşileri arasında imzalanan Abraham Anlaşmaları, ABD’nin bölgedeki askeri yükünü azaltırken İran karşıtı bir ekseni inşa etme amacını taşıyordu.

İran açısından bu normalleşme, yalnızca diplomatik bir yalnızlaşma değil; aynı zamanda enerji, ticaret ve güvenlik koridorlarının kontrolünün Batı yanlısı güçlerin eline geçmesi anlamına geliyordu. Ancak Hamas’ın bu hamlesi, kısa vadede İsrail’i sıkıştırsa da, uzun vadede beklenenin aksine “direniş ekseninin” parçalanmasını hızlandırdı. 7 Ekim sonrası İsrail’in yürüttüğü orantısız ve sistematik imha operasyonları, Filistin halkında büyük yıkıma neden olurken, Lübnan Hizbullahı’nın ciddi anlamda zayıflaması, Esad rejiminin devrilmesi gibi bir dizi olayı tetikledi. Aynı zamanda bu süreçte bazı Körfez ülkeleri, İsrail’le ilişkilerini yalnızca korumakla kalmadı, normalleşme sürecini de hızlandırdı. Üstelik bu kırılma sadece Arap monarşileriyle sınırlı kalmazken Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) gibi yapılarla İsrail arasında dolaylı görüşmelerin ve yeni bir Abraham Anlaşması’nın gündeme gelmesi, direniş ekseninin artık ideolojik değil, pragmatik ve parçalı bir biçimde güç dengelerine teslim olduğunu gösterdi.

İçeride ve dışarıda verilen psikolojik savaşlar

ABD ve İsrail’in İran stratejisi doğrudan bir saldırının ötesinde içeriden bir çözülmeyede dayanıyor. Humeyni’ye yapılan suikast girişimleri, üst düzey bilim insanları ve komutanların öldürülmesi rejimin en tepe noktalarına verilen mesajlardı. Aynı zamanda rejimin psikolojik istikrarını bozmayı, komuta kademesini sarsmayı ve kamuoyu desteğini zayıflatmayı amaçlıyordu. Pehlevi yanlısı grupların yeniden dolaşıma sokulması, Batı destekli seküler muhalefet figürlerinin parlatılması ve sosyal medya üzerinden yürütülen yıpratma kampanyaları, ABD’nin rejim değişikliği politikasının yeni hibrit versiyonları haline geldi.

Bütün bunların karşısında uzun süre boyunca İran, zayıf misillemeleri nedeniyle “kâğıttan kaplan” olarak görülürken son çatışma sürecinde yüksek hassasiyetli füze saldırıları, stratejik üslerin hedef alınması, hava savunma sistemlerinin etkin kullanımı ve drone kapasitesindeki gelişmeler, bu algıyı tersine çevirdi. İran artık yalnızca savunma değil; bölgesel ölçekte saldırı kabiliyeti olan bir aktöre dönüşmüş durumda. Son savaş açısından Ukrayna bataklığından çıkamayan Rusya ve askeri bir çatışmadan uzak duran Çin’in müttefikleri İran’a uydu desteği sağladığı söylenebilir.

Bunun yanında 7 Ekim saldırısı sonrası yaşananlar 13 Haziran’da İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş bir turnusol kâğıdı görevi görmekte. 2003’te Irak işgal edildiğinde ABD ve NATO, “kitle imha silahları”, “terörle mücadele”, “demokrasi ihracı” gibi söylemlerle savaşları meşrulaştırma çabasındaydı. Batı kamuoyunun rızasını alabilmek için insan hakları ve demokratikleşme gibi ideolojik örtülere başvuruluyordu. Bugün gelinen noktadaysa, örneğin İran’ın nükleer tesislerinin hedef alınması, “nükleer savaş tehdidi” doğrultusunda milliyetçilikle bağdaşan güvenlikçi söylemlerin daha ön planda olduğunu görüyoruz. Filistin meselesindeyse hem Amerika hem Avrupa’da İsrail’e her iki parti tarafından sunulan koşulsuz desteğin karşısına “antisemitizmle mücadele” kılıfı konuluyor. Gösterilerin yasadışı ilan edilmesi, üniversitelere gerçekleştirilen müdahaleler ve Filistin bayrağının yasaklanması bu çabayı gözler önüne seriyor.

Sermaye için savaş, halklar için yıkım

Savaş artık günümüz dünyasında bildiğimiz biçimiyle ilan edilmiyor. İran-İsrail hattındaki saldırılar, örneğin bir savaş ilanı olmaksızın yürütüldü. Hipersonik silahlar, siber saldırılar, biyolojik ajanlar, stratejik suikastlar… Tüm bunlar modern savaşın yeni enstrümanları haline geldi. Bu nedenle savaş, yalnızca cephede değil; laboratuvarda, sosyal ağlarda, istihbarat raporlarında da yürütülüyor. Devlet dışı aktörlerin kullanımı da yalnızca bir vekalet savaşı değil; emperyalizmin maliyetleri düşürme stratejisi olarak vücut buluyor. ABD’nin borç batağına saplandığı, Avrupa’nın militaristleştiği, Çin’in enerji için Ortadoğu’ya yöneldiği bir dünyada, barış değil; yeni yeni savaşlara işaret ediyor. İran-İsrail çatışması, bu sürecin yalnızca bir parçası. Emperyalizmin savaş yöntemleri değişiyor olabilir, ama özü sabit: sermaye için savaş, halklar için yıkım.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir