Mert AKYILDIZ
13 Haziran itibarıyla Ortadoğu’da İsrail saldırganlığı, sadece Filistin’le sınırlı kalmayarak bölgenin tamamını kapsayan bir karakter kazandı. İran’ın nükleer ve bilimsel kapasitesine yönelik sistematik suikastlarla birlikte, bölgede yeni bir savaş cephesi açılmış durumda. ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki koçbaşı görevini üstlenen İsrail, “Yükselen Aslan” operasyonu kapsamında, İran Genelkurmay Başkanı dahil olmak üzere çok sayıda üst düzey komutanı ve bilim insanını hedef alan bir suikast dalgası başlattı. Hedeflerin arasında, “Uranyum Zenginleştirme Programı’nın yürütüldüğü Natanz yeraltı nükleer tesisi de bulunuyor. Bu gelişmeler, emperyalist çıkar savaşlarının bölgede ikinci bir Çernobil ihtimalini dahi gündeme getirdiğini gösterirken, böylesi bir felaketin emperyalist çıkarların arkasında nasıl göz ardı edildiğini de açıkça ortaya koyuyor. Geçtiğimiz günlerde ABD emperyalizminin İran’da bulunan 3 nükleer üssü vurması ve batı medya organlarında bu saldırının “nihayet” minvalinde kullanması ise başka bir emperyalist ikiyüzlülük politikası olarak şekil buldu.
Emperyalist müdahalelerin kalbi Washington’dur
Bu saldırılar, ABD-İsrail ekseninin bölgede yeni bir çatışma dinamiği yaratma stratejisinin bir parçası olarak vücut buluyor. Var olan bu konjonktürde ise bu yapının asıl merkezi, doğrudan Washington’dur. Enver Hoca’nın Ortadoğu Üzerine Düşünceler adlı eserinde yıllar öncesinden çizdiği tablo bugün de geçerliliğini koruyor: “İsrail, stratejisini izlediği ve uyguladığı Amerika’nın bir peykidir, bazı durumlarda kendi eylemleri gibi görünse de bu sadece bir taktiktir.”
Tel Aviv yalnızca ABD’nin askeri-finansal desteğiyle ayakta duran bir koloni değil; aynı zamanda ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki ileri karakolu, ön cephesi ve çıkar bekçisidir.
Siyonist İsrail’in kuruluşundan bu yana bölgedeki rolü, ABD emperyalizminin çıkarlarıyla doğrudan bağlantılıdır.1967’deki Altı Gün Savaşı bu ilişkinin dönüm noktasıdır. Bu tarihten itibaren ABD, İsrail’in güvenliğini kendi “ulusal çıkarı” olarak tanımlamış ve onu bölgedeki stratejik müdahale gücü hâline getirmiştir. 1979 İran Devrimi sonrası ABD, Şah rejimini kaybettiğinde, İsrail’in “rejim değişikliği” ve “dengeleyici güç” işlevi daha da pekişti. 1982’deki Güney Lübnan işgali, Sabra-Şatilla katliamı gibi olaylar ABD-İsrail iş birliğinin doğrudan sonucudur. Bugün İsrail’in Iron Dome savunma sistemi, F-35 savaş uçakları ve diğer askeri kapasitesi; ABD’nin doğrudan finansal ve teknolojik desteğiyle sürdürülmektedir. CENTCOM’un bölgedeki planları, İsrail’i Suudi Arabistan ve birçok Arap devletiyle stratejik bir ittifaka zorlarken, aynı zamanda İran’a karşı bir güvenlik şemsiyesi oluşturuyor. Bu destek, İsrail’e İran’la doğrudan çatışma cesareti veriyor.
Arap NATO’su ve İran’la savaş hazırlığı
Trump’ın ilk döneminde attığı ilk adımlardan biri, nükleer faaliyetlerin denetlenmesi karşılığında İran’a uygulanan ambargonun kaldırılması tartışmasıydı. Bu süreci takip eden dönemlerde, İran’a karşı “Ortadoğu/Arap NATO’su” oluşturma tartışmaları gündeme geldi. Arap ülkeleri arasında askeri birliği sağlamak ve İsrail ile olan iş birliğini ilerletmek üzerine planlanan bu girişim, Biden döneminde rafa kalksa da Trump’ın ikinci dönemi itibariyle pratiğe dökülüyor gibi duruyor. Süveyş Kanalı ve Hürmüz Boğazı, küresel enerji ticareti açısından hayati bir öneme sahip. ABD, bir yandan İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma riskine karşı askeri üsleriyle birlikte bu nakil yollarını kontrol altında tutmaya çalışıyor. Bahreyn’de bulunan Amerikan 5. Filosu ise bu noktada kritik bir pozisyonda yer alıyor. Aynı zamanda ABD’nin en büyük rakibi olan Çin’in “Kuşak-Yol Projesi’nin Ortadoğu’daki en kilit noktasında İran’ın bulunması, bu ülkeye bölgede ciddi bir alan açıyor. Bu durum da İran’ı hedef haline getiren nedenlerden biri olarak öne çıkıyor. 2024 itibarıyla Ortadoğu’da konuşlu ABD asker sayısı 60 ile 70 bin arasında değişmekte; Türkiye, Irak, Suriye, İsrail ve Körfez ülkelerindeki üsler ABD’nin emperyalist varlığının somut göstergeleridir. Bu üsler yalnızca konuşlanma noktaları değil; aynı zamanda yağma, gözetim ve denetim merkezleridir.
Silah şirketleri ve enerji tekelleri
2024 yılında ABD’nin İsrail’e sağladığı doğrudan askeri yardım 3,8 milyar doları aşarken Kongre ek olarak 14,3 milyar dolarlık “acil destek” fonunu da kabul etti. Lockheed Martin, Raytheon, Boeing gibi silah tekelleri bu destekler sayesinde kârlarını artırırken, Gazze’de GBU-39 bombalarıyla katledilen siviller bu kârın kanlı faturası hâline gelmiştir. Shell, ExxonMobil, BP, Chevron gibi petrol şirketleri ise savaşın görünmeyen ama en kazançlı aktörleridir. CENTCOM gibi yapılar yalnızca ABD hükümetinin değil, tüm küresel sermaye düzeninin karar organları olarak çalışmakta; savaş kararları artık devletlerden çok şirketlerin elindedir.
Suriye’de petrol yağması, Gazze’de toplu cezalandırma
ABD emperyalizminin ve İsrail siyonizminin bölge açısından tek odağı elbette ki İran’dan ibaret değil. Suriye’nin doğusundaki petrol sahalarının ABD tarafından işgal edilerek ayda 80 milyon dolar değerinde petrolün çalındığı, SANA ve Al-Mayadeen gibi kaynaklarca belgelendi. Bu yağma, CEDEC gibi şirketler aracılığıyla yürütülürken aynı zamanda bölgedeki ABD üsleri tarafından korunuyor. Aynı emperyalist mantık, Filistin’de daha vahşi bir biçimde işliyor. Gazze’de ise 2,2 milyon insan, 18 yıldır süren abluka altında yaşam mücadelesi verirken nüfusun %90’ı gıda yardımına muhtaç durumda bulunuyor. Buna rağmen BM’nin UNRWA fonları, ABD ve AB tarafından donduruluyor. Bu durum yalnızca bir insanlık suçu olmanın dışında bir halkı açlık ve hastalık yoluyla toplumu teslim almaya çalışan bir soykırım planının tüm dünyanın gözü önünde gerçekleştiği acı bir tablodur. FAIR’ın araştırmalarına göre, ABD ana akım medyasında İsrail lehine yapılan yayınların oranı %87. Bu medya, Gazze’de öldürülen çocukları “yanlışlıkla vurulan siviller” olarak sunarken İsrail’in saldırılarını “meşru savunma” olarak pazarlıyor. İran’a yönelik suikastlar “terörle mücadele” olarak gösterilirken İran’ın tepkileriyse “tehdit” olarak çarpıtılıyor.
Avrupa’nın ikiyüzlülüğü: Askeri ortak, insani sessizlik
İsrail siyonizminin bölgede yarattığı yıkım elbette ki sırtını sadece Amerikan emperyalizmine dayamıyor. Almanya Başbakanı Friedrıch Merz, “İsrail bizim kirli işlerimizi yapıyor” ifadesi, bir gafın ötesinde Avrupa’nın emperyalist güçlerinin İsrail’e verdiği desteğin itirafı ve karanlık yüzüdür Holokost suçunun kisvesi altında Almanya, 2024’e kadar İsrail’e 90 milyar Euro tazminat ödemiş ve bunun karşılığında askeri iş birliğini sınırsız hale getirmiştir.2023’te AB ülkeleri İsrail’e 1,2 milyar Euro değerinde silah satarken Filistin’e yönelik insani yardım fonlarını dondurmuştu. Bir taraftan Almanya Rheinmetall aracılığıyla tank parçaları, dolphin sınıfı denizaltı araçları tedarik ederken, Fransa keşif uyduları ve elektronik harp sistemleri sağlamaya devam ediyor. AB ülkeleri ve İsrail arasında ekonomik, teknolojik ve askeri anlaşmalar hiç hız kesmeden sürerken zaman zaman İsrail eleştirileri yükselse de “yaptırım” ve “İsrail” kelimeleri yan yana dahi kullanılamıyor.
Halkların kurtuluşu ortak mücadeleden geçiyor
Son olarak ortaya çıkan tabloda Ortadoğu’da akan kan yalnızca İsrail Siyonizm’inin değil; ABD’nin, AB’nin ve küresel emperyalizmin kolektif ürünü durumundadır. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren bu kirli ittifak, aslında tüm insanlığa karşı savaşıyor. İran’daki suikastlar, Suriye’deki petrol yağması, Filistin’deki soykırım… Bunlar tek tek olaylar değil, kapitalist-emperyalist sistemin işleyiş tarzı olarak şekil buluyor. Bu yüzden İsrail’i durdurmak, onun arkasındaki sistemi teşhir etmeden mümkün değildir. Bugün açısından, savaşların yıkımının sadece savaşan ülkelerle sınırlı kaldığına ilişkin bir sonuç çıkarmamak gerek. İran’ın, ABD’nin son saldırısı ardından dünya petrol ticaretinin %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatması, ekonomik açıdan tüm ülkeleri etkileyecektir. 2019 yılında İran’ın Suudi Arabistan’ın petrol tesislerine düzenlediği saldırılar sonrası petrol fiyatlarında %20’lik bir artış gerçekleşmişti. Diğer taraftan, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler açısından, artan enerji maliyetlerinin ciddi problemler yaratacağı bir tablo gözüküyor. Rusya-Ukrayna savaşı sonrası Türkiye’de enerji faturalarında yaşanan ciddi artışlar bunun somut bir örneğiydi. Sürecin devamlılığı, benzer ihtimallerin tekrar yaşanmasını hızlandıracaktır. Diğer taraftan enerji fiyatlarındaki olası artış, otomotiv sektörü dahil olmak üzere belli başlı sektörlerde küçülme gibi patronların elini güçlendirecek kozları da ortaya çıkaracaktır. Olası krizin faturası, yine işçi ve emekçilerin alın terine kesilmeye çalışılacaktır. İşten çıkarmalar, sendikal özgürlüklere yönelik baskılar, zam taleplerinin önüne örülen duvarlar gibi yöntemler devreye sokulacaktır.
Bugün emperyalizmin dünya ekonomisiyle baştan aşağı iç içe geçmiş olması, yaşanan her olayın küresel çapta eş zamanlı yankılar doğurmasına neden oluyor. Bu nedenle, bölgede yaşanan savaşların etkilerini doğrudan kendi yaşamlarımız üzerinde hissedeceğimiz bir tablo gözler önüne seriliyor. Bugün Türkiye halkı başta olmak üzere, dünya halklarının kendi hükümetlerini baskılaması, teşhir etmesi ve ortak mücadele zeminleri kurması işte bu yüzden acil ve hayati bir görevdir. Filistin, İran ve Suriye halklarının yürüttüğü özgürlük ve bağımsızlık mücadeleleriyle aynı zincirin halkalarıdır. Bu yüzden başta Türkiye halkları olmak üzere halkların reçetesi, barış mücadelesinin aynı zamanda temel haklar mücadelesiyle birleşen bir hattın oluşturulmasındadır. (Genç Hayat)
